Sayın Onur Öymen'in: "AB çevrelerinde Türk hükûmeti ile ilgili şu iddia yer alıyor: Kıbrıs konusunu raporunuza yazın ki biz de (ve ödün) verelim. Bunu hiçbir Türk hükûmetinin yapacağını zannetmiyorum!" (Cumhuriyet, 13 Kasım 2003) diye dikkatimizi çekmesi, şayet hakikat ise tüylerimizi diken diken edecek bir durum, kanımızı donduracak bir vaziyettir be dostlar!

 

AB'ye alınacağımız yazık ki şüphelidir.

 

Eğer AB'de yer alacaksak; keşke, lütfen alınmış olmasak derim. Önce Türkiye'ye duyulan ihtiyaç kendini göstermeli...

 

Türkiye umhuriyeti, AB tarafından resmen davet edilip; Avrupa Birliği'nde yer alması O'ndan istenmeli...

 

İşte ancak o zaman Türkiye Cumhuriyeti, vekarlı ve ağırbaşlı bir devlet olarak davete icabet etmeli, çağrıya uymalı...

 

AB'de şerefli, onurlu yerini ancak bu şekilde almalı...

 

Yoksa -Türk Basın sezgisine ve AB çevrelerinde dolaşan iddia ve savlara göre- AB'ye alınmak için kimi sorumlu -aslında resmî sorumsuz- siyasetçilerin AB'den bâzı hususlarda Türkiye'ye baskı yapmasını, zınen yâni dolaylı yoldan istemeleri çok yanlıştır.

 

Yanlıştan da öte çok vahim ve çok tehlikeli bir gelişmedir. Türkiye Cumhuriyeti resmiyetine yâni siyasetçilerine hiç yakışmayan talihsiz bir davranıştır.

 

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına, haklarını aramak için AİHM'ye başvurmaları; kimi resmî zevât tarafından istenmesi doğru değildir. Ancak aczin ifadesidir.

 

Bu durumda, niyet en olursa olsun; akıbet ve sonuç -Allah göstermesin- çok kötü olur.

 

Çünkü AB konusunda hassas fakat aklî muhakeme bakımından noksan kimi politikacıların AB konusuna ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vereceği zararı kimse, hattâ akıllı düşman bile veremez!

 

Türkiye'de dışardan güç alarak içeriyi idare etmeye kalkışanlar var! Bu şekilde hak dâvâ etmeye yeltenenler mevcut!

 

Oysa böyle hareket edenler, bir gün yerlerinden kalkamayacak hâle düşeceklerini düşünmüyorlar mı?

 

Böyle hareket edenler el atına binenin çabuk ineceğini bilmiyorlar mı?

 

Böyle hareket edenler, kendi bindikleri dalı kesmiş olmuyorlar mı?

 

Böyle hareket edenler, kendi halkına, kendi ordusuna dayanmıyan iktidarlar ve hûkûmetler; halkın karşısına ne yüzle çıkacaklarını hiç mi hiç akıl etmiyorlar?

 

Böylelikle, haksızlığı hak iddia eden "Beyaz, Batılı ve Hristiyan' emperyalizmden hak talep edenler; hakka haksızlık etmiş olmuyorlar mı?

 

 

Üstelik İlâhi kader, âdildir. Adâletlidir. Lâyık olmayanlara meyil ve yöneliş içinde bulunanları, zâlimlerin eliyle cezalandırır.

 

Özlü şekilde ifade edersek:

 

"Gayr-ı meşru (meşru olmayan) bir muhabbet (ve sevginin) netîce (ve sonucu), merhametsiz bir adâvet (ve düşmanlıktır.)"

 

Bu kaide ve kural gereği âdil ve adâletli olan kader-i İlâhi, İlahî kader; lâyık olmadıkları hâlde kendilerine meyledilen ehl-i dünyanın zâlim eliyle; lâyık olmayanlara sevgi gösterenleri tâzib eder, azablandırır.

 

Kaldı ki, "Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen (sevgi beslesen), onun merhamet (ve acımasını)  değil, iştihasını açır(sın). Sonra döner, gelir. Tırnağının hem dişinin kirasını senden ister."

 

Öyleyse "izzetle (şerefle) mevt (ve ölümü), zilletle (aşağılık bir) hayata tercih edenlerden (seçenlerden)" olmalıyız be dostlar!

 

Öyleyse "Hakkın hatırı(nı) âlî (ve yüksek bilmeli ve) o hatır, hiçbir hatıra, feda edilemez!" demeliyiz be dostlar!

 

 

Özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'nin KKTC'ndeki seçimlere ilişkin, Kuzey Kıbrıs Türk halkını dolaylı tehditleri karşısında suskun kalmak veya yeteri kadar sesini yükseltmemek; onlardan hak talep etmenin bir başka görüntüsüdür ki; hakka, hukuka tam bir haksızlıktır.

 

"Türkiye'de iç barış sağlansın!" diye, az da olsa bir kısım vatandaşlarımızın ABD ve Avrupa'ya gönderdikleri mektuplarla Türkiye'yi dışarıya şikayet etmeleri.. Dış ülkelerden medet ve yardım istemeleri..

 

Bir bakıma dış devletleri Türkiye'ye müdahale etmeye ve Türkiye'ye karışmaya çağırmaları, onlara âdeta dâvetiye çıkarmaları; nasıl bir kaos ve karışıklığa çekilmek istendiğimizin, acı acı düşündürücü somut örnekleridir.

 

Aynı zamanda, haksızlığı hak iddia edenlerden hak talep ederek; hakka hürmetsizlik yapmanın da daniskasıdır.

 

Amerika Birleşik Devletleri "Beyaz, Batılı ve Hristiyan' oluşunun gereğini her zaman tatbik eder ve uygular olmuştur.

 

Son olarak İslâm ülkelerine ve hattâ Türkiye Cumhuriyetine gönderdiği siyasî mektuplar; âdeta bardağı taşıran son damlalar hükmündedir!

 

Sam Amca bir çeşit direktif mahiyetinde olan bu mektuplarında, KKTC'nin tanınmamasını -maalesef- istemek cür'et ve haksızlığını dile getirmiştir.

 

Yâni ABD, KKTC'ne yapılan haksızlığı, hak olarak iddia etmektedir.

 

İşte böyle 'Beyaz, Batılı ve Hristiyan' olan emperyalist bir devletten; hak dâvâ etmek, hakka saygısızlık değildir de ya nedir?

 

Nitekim aynı ABD, KKTC'nin tanınmaması yolunda Birleşmiş Milletler (BM) e de telkinde, söz aşılamasında bulunmakta; âdeta BM üstünde baskı uygulamaktadır.

 

İşte Avrupa ve ABD'i 'Beyaz, Batılı ve Hristiyan' vasıf ve nitelikli devletlerdir.

 

İşte böyle devletlere karşı, meşru olmayan bir muhabbet beslemek yanlıştır.

 

İşte böyle devletlere karşı lâyık olmadıkları sevgi gösterisinde bulunmak doğru değildir.

 

Şayet böyle devletlere lâyık olmadıkları sevgi tezahür ve gösterisinde bulunursa; bunun netice ve sonucu, merhametsiz bir düşmanlıkla karşılamaktır.

 

MUHSİN BOZKURT

Emekli Öğretim Görevlisi

Aralık 2003