"Geldi geçti ömrüm benüm,

 Şol yel esüp geçmiş gibi

Hele bana şöyle geldi  

Şol göz yumup açmış gibi."  

diyerek, hareketli ve o nisbetle verimli ömrünü, çekirdek misâl bir dörtlüğe sığıştırabilen Yunus'un sesi, Anadolu'nun sesidir. Bizim sesimizdir, hepimizin sesidir. Yunus'la Anadolu dün olduğu gibi bugün de, beden ve ruh gibi, birbirleriyle sarmaş dolaştır. Biri birisiz olamazlar.  

Yunus'u lâyıkıyla anlatmak ne mümkün? Derya destiye sığar mı? Yunus anlatmakla biter mi? Katre ummandan haber verir.. Biz de bunu yapmağa çalıştık. Bir nebze anlatabilirsek, sebep, Yunus'un kendisi ve ölmez şiirleri sayesindedir. Zaten söyleyeceklerimi güzelleştirecek olan da budur.

 

Medine-i Münevvere'de bulunan mühim bir âlimin dediği gibi:

 

"Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, aziz hâtıraları anılırken, insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlâhi feyzi sarıyor.

 

"Tarih, öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır."

 

Ve bu tesbitini şu dörtlükle perçinliyor âdeta:

 

"Tarihe şerefler veren erler anılırken,

 

Yükselmede ruh, en geniş âlemlere, yerden...

 

Bin rayihanın feyzi sarar ruhu derinden,

 

Geçmiş gibi, Cennetteki gül bahçelerinden..."

 

(Tarihçe-i Hayat, İstanbul, 1976 s.7)

 

Yine O zât-ı muhterem der ki:

 

"Büyük ve eski bir Arap şairinin, bir beytiyle çok derin bir hakikatı ifade ettiğini öğrendim:

 

"Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenab-ı Hakka zor gelmez.."

 

(a.g.e  s.8)

 

Gerçi o, bu teşhisini, asrın âlimi için söylemiştir. Fakat Yunus Emre de, kendi asrının kalbi yanık, Allah âşıkı bir şâiridir. O da bir Asr-ı Saadet Müslümanı gibi yaşamış, bir Sahabe gibi, gönlü, bütün insanların ebedî saadete kavuşmaları için çırpınıp durmuş, hep bu uğurda insanın iki cihan saadeti için yanıp tutuşmuştur.

 

Yunus Emre de, gecelerin çok karardığı bir zamanda gelmiş, çok kararan gecelerin yakın olan aydın sabahlarını müjdelemiştir. Yunus Emre de "dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan iman" (a.g.e.  s.9)ıyla halkın kararan ufuklarını aydınlatmış, sönen ümitlerini alevlendirmiş, korkuya dönüşen yarınlarını emniyete almıştır. Kalbinin feryadını, ruhunun münâcâtını önce kendine sonra halka duyurmak için Anadolu'yu arşınlayıp durmuş, bitmek tükenmek bilmeyen bir azim ve enerjiyle halkın yüreğine soğuk sular serpmiştir.

 

Karanlık gece dalgalarını andıran, korkunç hâdiselerin cereyan ettiği Anadolu'nun dört bir tarafını Moğal zulmü sardığı, devlet otoritesinin azaldığı, fitne-fesat ve tefrika dalgalarının dağlar gibi ortalığı kapladı, o tehlikeli ve buhranlı günlerde, âdeta yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle, mânevî cihad meydanına atılmış:

 

"Kasdım budur şehre varam

 

Feryâd u figan koparam!"

 

diyerek, bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes dâvâ uğruna feda etmiştir.

 

Yunus'un Hayatı

 

"Yunus Emre'nin ne zaman, nerede doğduğu, nasıl yaşadığı ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmemektedir." (Selâhaddin Yaşar, Yunus Emre, İstanbul, 1984-İkinci Baskı- s.5)

 

Adeta, zuhurunun şiddetinden, şahsiyet ve hüviyeti meçhuliyete bürünmüştür. 'Horasan Erenleri'nden bir aileye mensup olduğu, bu ailenin Sivrihisar yakınlarındaki Sarıköy'e yerleştiği ve Yunus'un da XIII. yüzyılın ikinci yarısında burada dünyaya geldiği tahmin edilmektedir." (a.g.e.  s.10)

 

Aslında mânâ erlerinin altın halkasına mensup olup, Allah'ın bir lûtfu olarak, bu topraklardan fışkırmış, Hakkı kaldırıp yüceltmeyi dâva bilmiştir. Çünkü bu dâva büyük.. Bu dâva yüksek.. Rastgele omuzlara tevdî edilemiyecek kadar mukaddes mi mukaddes..

 

Yunus da, büyük mânâ erleri gibi, dikkatleri şahsında değil, yazdıkları dâva üstünde toplamak, şahsiyetini kudsî davasına gölge yapmak istemediği için, hüviyetini nazara vermemiştir.

 

Bununla beraber, "Beyazit Devlet Kütüphanesinde bulunan bir mecmuadaki ifadelerinden, şairin 1240 veya 1241 yılında doğduğu anlaşılmaktadır." (a.g.e.  s.10) Yunus Emre'nin Karaman'lı olduğuda, ihtimal dahilindedir. (a.g.e.  s.11)

 

XIII. Milâdî yüzyılda yâni bundan 700 yıl önce, Anadolu ruhi, siyasî ve sosyal bakımdan yeni bir mayalanma ve yoğrulma çağının başındaydı. Üstelik Batı'dan gelen ve aralıklarla bir kaç yüz yıl süren haçlı, sonra, Doğu'dan gelen Moğal akını, Anadolu'yu ve Anadolu insanının aklını ve kalbini allak bullak etmiş, dış savaş bitince, iç savaş başlamıştı. (Sezai Karakoç, Yunus Emre, 2. Baskı, İstanbul 1974 s.7)

 

Elbette kıştan sonra bir bahar olacaktı... Çünkü gecenin en karanlık zamanı, sabaha en yakın olan zamandır.. Ve büyük insanlar, ancak bu zamanlarda zuhur ederdi. Çünkü en büyük yıkım, en büyük yapımı gerektirecekti...

 

İşte böyle bir atmosferde Yunus, mektebe başlamıştır. "Devrinin tekke, tarikat, mektep-medrese gibi bütün irşad ve fikir yuvalarını dolaşmış, hepsini bütün yönleri ile tetkik edip, faydalanma fırsatı bulmuştur." (Selâhaddin Yaşar, Yunus Emre, İstanbul, 1984  -İkinci Baskı- s.13)

 

Medreselerde öğrendiği dil ve ilmi, tekkelerde amel ve ilham hâline getiren Yunus, bu ilim ve ilhâmın imtizacıyla yücelmiş ve devrin maddî-mânevî yaralarına çare aramaya başlamıştır.

 

Mescidde medresede çok ibaret eyledim.

 

Işk adına yanuban ondan hâsıla geldüm.

 

(a.g.e.  s.13)

 

İlmin yardımı ile Allah'ı bulup, mârifetullaha ulaştıktan sonra, "Aşık ma'şuk birdür bile, ışkdan gelür her söz dile

 

Biçare Yûnus ne bile, ne kara okıdı ne ak."

 

diyerek, okuduklarını bir kenara bırakmış, gönlüne dolan sevgi ve muhabbete bakarak,

 

"Ne elif okudum ne cim, varlığındadır kelecim

 

Gönül kitabından okur, eline kalem almadı."

 

gibi beyitlerinde de görüldüğü gibi, kalbî ilhamla kâinat kitabını okumaya başladıktan sonra, kalemle ilim tahsil etmeyi bırakmıştır. (a.g.e.   s.13)

 

"Ne ilmüm var, ne tâatüm

 

Ne gücüm var, ne tâkatum

 

Meğer senün inâyetün

 

Kıla yüzümü ak çalabum."

 

diyerek, her hâli ile aczini anlamış ve çareyi Allah'a sığınmakta bulmuştur. (a.g.e.  s.14)

 

Yunus, pek geçim sıkıntısı çekmemiştir. Hattâ tahsile devam ederken, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuştur:

 

"Bundan dahı virdün bize, ol huriyi çüft ü halâl

 

Andan dahi geçti arzum, azmüm sana kaçmağ-i çün."

 

(a.g.e.  s.14)

 

Fakat hiçbir şey Yunus'un idealini söndürememiştir. Çünkü Yunus, devletsizliğin, istikrarsılığın, ırz ve nâmus endişesinin ne demek olduğunu çok iyi idrâk ederek, asrın âliminin "Mekke'de olsam, Anadolu'ya gelirdim." dediği gibi

 

"Bunca varlık var iken

 

Gitmez gönül darlığı." diyerek, dünyası kararan insanların, hiç değilse âhiretini aydınlatabilmek için, ıztırablı ve çileli, fakat semereli bir hizmet hayatanın içine girmiştir. (a.g.e.   s.14)

 

Zaten zemin hazırdı. Anadolu'da ihtiyaç ve zaruret lisaniyle, fiilî bir dua yapılıyordu. Yunus'un zuhur etmemesi mümkün değildi.

 

Birçok yer dolaştıktan sonra, kendisini tatmin edecek mânâyı Konya'da bulmuş, Mevlânâ'nın sohbet ve zikir meclislerine katılmıştır.

 

"Mevlânâ Hüdâvendigâr bize nazar kılalı

 

Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır."

 

Yunus, Mevlânâ'nın mübarek ve müşfik bakışlarında, bir ayna gibi kendi gönlünün genişliğini ve temizliğini görerek, kemâle erdiğini anlamış, kendisini, onun hitap ettiği sahanın dışındaki insanları irşadla vazifeli hissederek yola çıkmış, sesi tarlada, bahçede çalışan yorgun insanlara moral verirken, kendisi ıssız dağlardaki kimsesiz insanlara yoldaş olmuştur. (a.g.e.  s.15)

 

Kısaca Mevlâna havassa, Yunus ise avama karşı kendilerini vazifeli bilmişler, iki koldan halkı aydınlatmaya koşmuşlardır. Zaten her ikisi de, kesbî olmakla, beraber vehbîdirler, yani söylemişler, söylettirilmişlerdir. Nitekim okudukça bıktırmamaları, bunun delilidir.

 

"Fakat irşadda ihlâstan ziyade bir tarikata intisap arayan, zamanın yaygın bir anlayışına karşı.

 

"Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil

 

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil"

 

diyerek, herhangi bir tarikata mensup olmayıp, hırkasını giymeden dervişliğe yükselmiş, kendi kendisine hem mürid, hem mürşid olmuştur." (a.g.e.  s.15)

 

Asrın âlimi gibi, zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtara zamanıdır. Tarikatsız Cennete girilir, fakat imansız girilmez. Tarikat meyva, iman ekmek gibidir, meyvasız yaşanır, ekmeksiz yaşanmaz, düşüncesiyle hareket etmiştir.

 

"Fakat bir insanın kendi kendisini irşad ettiğini anlatması çok zordur. Yunus bu zor işi,

 

"Bu dervişlik berâtın okumadı müftiler

 

Anlar ne bilsün ânı bu gizli bir varakdur."

 

beyti ile ancak o hâlden anlayanların hissedebileceği bir şekilde dile getirilmiştir. Fakat irşadla mükellef olduğu insanlar umumiyetle ümmî olduklarından, Yunus, onları daha iyi irşad için bir mürşide bağlandığını göstermesi gerektiğini anlamıştır.

 

"Gönlüne dolan ve kendisini irşad eden İlâhî Kelâm, 'Rabbimiz, Mâbudumuz, ibadet ettiğimiz Allah' mânasında kullandığı 'Tapduk' sıfatı ile perdeleyerek, gönülleri şahsına değil, Allah'a rabtetmiştir.

 

"  "Nitekim bir başka ilâhisinde,

 

"Biz taliblerüz her dem ışk sabakın ekıduk

 

Çalab müderris bize, ışk hod medresedir"

 

diyerek bu hakikati daha açık bir dille ifade etmiştir. Yunus'un:

 

"Yunus eydür er kulıyam Tapduğumuz dost yüzüdür

 

İşbu söze inanmayan ide-bilsün itdüğini"

 

*

 

"Tapduğa secde kıl sen

 

Sana vuslat gerek ise "gibi, Divan'nda on beş yerde geçen bütün Tapduk kelimeleri, Allah mânasında kullanılmıştır." (a.g.e.  s.16)

 

Zaten Yunus'u hakikat âlemine ulaştıranda bu ilâhî sevgidir.

 

"Yunus Hakk'a bilişeli, can u gönül virişeli

 

Şol Tapdug'a irişeli, gözlerimizi açar oldum"

 

şeklinde ifade ettiği gibi Yunus kalb gözünü açmış ve artık bam başka bir iklim seyreder olmuştur.

 

Bu, Yunus'un gönlündeki duygu ummanını taşırmaya yetmiştir.

 

"Taştın yine deli gönül

 

Sular gibi çağlar mısın?

 

Aktın yine kanlı yaşım

 

Yollarımı bağlar mısın?"

 

Artık hiçbir bağ tanımadan yola düşmüş ve gidebildiği yere kadar kendisi gitmiş, erişemediği yerlere,

 

"Geh eserem yeller gibi

 

Geh tozaram yollar gibi

 

Geh akaram seller gibi

 

Gel gör beni ışk n'eyledi"

 

diyerek, insan üstü bir gayret harcamış, kalbine dolan hakikatleri, yani Allah aşkını, Peygamber sevgisini ve İslâm inancını, muhtaç gönüllere nakşetmeye başlamıştır.(a.g.e.  s.17)

 

Anadolu'nun hâli ile hallenip dili ile dillenen Yunus, bir yandan,

 

"Dağlar ile taşlar ile

 

Çağırayım Mevlâm seni

 

Seherlerde kuşlar ile

 

Çağırayım Mevlâm seni"

 

gibi ilâhilerle mevcudatın dillerine tercüman olup, onların zikir halkalarına katılarak hislerini hassas gönüllere aktarırken, diğer yandan maddî-mânevî hiçbir değer tanımadan herşeyi yok eden Moğol zalimlerini yermiştir.(a.g.e.  s.17)

 

"Işkın çeri saldı benim gönlüm ivi iklîmine

 

Canımı esîr eyledün n'ider bana yağı Tatar"

 

diyerek, onların herşeyi yıkmalarına rağmen, gönüldeki Allah sevgisine dokunamıyacaklarını, onu yıkmaya güçlerinin yetmeyeceğini ifade etmiştir. Fakat Moğolların yalnız bu dünyaya zarar vermelerine karşılık, nefsin, insanı ebedî helâkete götüreceğini, onun için, insanın nefsine yenilip imanını kaybetmemesi gerektiğini belirtir. Çünkü büyük cihad, nefsle yapılandır. Zira, şehitlik ve gâzilik saadet, nefse yenik düşmek ise ebedî felâket getirir. İmanını kaybeden insanın bunu hiçbir kazançla telâfi edemeyeceğini bildiğinden,

 

"Ol budakta biter iman, iman bitse gider güman

 

Dün u gün işüm budur heman nefsüme bir Tatar oldum."

 

beytinde de görüldüğü gibi, fikir ve düşüncelerini önce kendi nefsinde tatbik etmiş, ancak ondan sonra insanlara tavsiye edip örnek olmuştur. Çünkü nefsini ilzam etmeyen başkasını ilzam edemez. Zira bu tatbik şekli büyüklüğün nişanıdır.

 

Yunus'a göre, imanı kaybetmemenin tek şartı onu devamlı ibadetlerle takviye etmektir. Onun için,

 

"Müsülmânam diyen kişi şartı nedür bilse gerek

 

Tanrınun buyrugın dutup beş vakt namaz kılsa gerek"

 

diye insanlara asıl vazifelerini hatırlattıktan sonra, "Namaz dinin direğidir, hadis-i şerîfinden hareketle

 

"Namaz kılmayana sen Müslümandur dimegil

 

Hergiz Müslüman olmaz bağrı dönmüşdür taşa"

 

demiş ve Müslümanları değerlendirmekte namazı ölçü olarak kabul etmiştir.

 

Mevcudatın zikrini kendisi dinlediği gibi, diğer insanlarında dinyelerek onların başı boş, gayesiz şeyler olmadığını, Yaratıcıya ibadet ve tesbihte bulunduklarını anlamalarını isteyen Yunus,

 

"Kuşlar ile turgıl bile kıl namazun imam ile

 

Yalvar günâhun gel dile tanla seher vaktında dur

 

Okına Kur'ân u Yâsin kulak urup dinleyesin

 

Tağca günâhun yuyasın tanla seher vaktındadur"

 

gibi beyitlerle insanları seher vaktinde ibadete çağırmış ve onların her türlü endişe ve korkulardan ancak ibaretle kurtulabileceklerini,

 

"San'atun yiğreği gün namaz imiş hoş bîşe

 

Namaz kılan kişide olmaz yavuz endîşe"

 

sözleri ile hatırlatmıştır.(a.g.e.  s.18-19)

 

İstikbali gözle görür gibi bilen bu velî şâir, zamanla hakkında yapılacak yanlış ve kasıtlı yorumlara meydan vermemek, gelecek nesillerin, fikirlerini doğru şekilde anlayıp tatbik etmelerini sağlamak için,

 

"Ben oruç namaz içün süci içdüm esridüm

 

Tesbih u seccadeyiçün dinledüm çeşte kopuz

 

Bana namaz kılmaz diyen ben kılarum namazumı

 

Kılur-ısam kılmaz-ısam ol Hak bilür niyâzumı

 

Abdestümüz namazumuz doğruluktur tâatumuz

 

Işka bağladuk safumuz safumuzdan kim ayura"

 

gibi beyitlerle, eserlerinde iman, ibadet ve itikadını ortaya koymuş ve muammalaşan hayatına rağmen itikadında ihtilâfa yer vermemiştir. (a.g.e. s.19)

 

Yunus'un gayesi, yalnız ilmi veya aşkı seçmek değil, bir insanda ikisini birleştirerek aklı ve gönlü nurlandırmaktır. Bunun için de, ilmin vazifesi, insanı, Allah'a götürmek, akılda şüphelerin barınmasına meydan vermemektir.

 

Bu görüşünü,

 

"İlim ilim bilmekdür

 

İlim kendin bilmekdür

 

Sen kendüni bilmezsin

 

Ya nice okımakdır"

 

şeklinde ifade eden Yunus,

 

"Okımakdan mânâ ne kişi Hakkı bilmekdür.

 

Çün okıdum bilmezsin ha bir kurı emekdür"

 

sözleriyle de belirttiği gibi, insana Allah'ı bildirmeyen ve buldurmayan ilmi mânâsız görmüş ve ilgilenmemiştir.

 

"Alimler kitap düzer karayı aka yazar

 

Gönüllerde yazulur bu kitabun sûresi"

 

sözleri ile de âlim-câhil herkesin nazarını gönüllere ve kâinatı tefekküre çekmeye çalışmış, bunun için de her zaman olduğu gibi yine Kur'an'ı esas almış,

 

"Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkep olsa, Cenab-ı Hakkın kelimatını yazsalar, bitiremezler" şeklindeki Kur'anî hitabı, (Bu cümle Kehf sûresi 109. âyetin meali sayılabilir.)

 

"Ben bir kitap okıdum kalem ânı yazmadı

 

Mürekkep eyleyeydüm yitmeye yidi deniz"

 

diyerek nazmen terennüm etmiştir.  (a.g.e.   s.20-21)

 

Bütün semavî dinlerin gayesinin insana bu ilham ve ihata kabiliyetini ve imanı vermek olduğunu bilen Yunus,

 

"Dört kitabun ma'nisin okudım tahsil itdüm

 

Işka gelicek gördüm bir uzun hece imiş"

 

beytinde insanları Allah'a götüren aşk yolunun, biraz uzun, zahmetli ve çileli bir yol olduğunu anlatmak istemiştir. (a.g.e.  s.22)

 

"Gezdim Urum ile Şamı,

 

Yukarı illeri kamu."

 

gibi şiirleri ile bugünkü Anadolu, Suriye, Kafkasya, Azerbaycan gibi yerlere gidip, gerek konuşmalar ve vaazlarla, gerekse ilahilerle insanların gönlüne Allah inancını yerleştirmeye çalışmıştır.

 

"Varduğumuz illere şol safa gönüllere

 

Halka tapduk mânâsın saçduk elhamdü lillah"

 

gibi sözlerinden, irşad vazifesinde başarılı olduğu anlaşılmaktadır.

 

Gittiği her yerde, insanlar onun imân ve sevgi dolu gönlü etrafında hâllenmiş olmalı ki, bu sevgi halkasını kırmaya çalışanlara hitaben,

 

"Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim

 

Biz kimseye kin tutmazuz kamu âlem birdir bize."

 

"Ben gelmedüm dâ'vi içün, benim işum sevi içün

 

Dostum evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim"

 

diyerek gayesinin gönlü yıkmak değil, kırgın gönülleri Allah sevgisi ile yapıp onlara güzellik ve sevgiyi nakşetmek olduğunu ortaya koymuştur

 

Çünkü Yunus'a göre,

 

"Gönül Çalab'un tahtı, Çalab gönüle baktı

 

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise."

 

Yâni, Allah sevgisi ancak insanın gönlünde barınabilir. Gönül yıkan insan onun için, iki cihanda da bedbaht olacaktır.

 

Uzun ve hizmet dolu bir ömür süren Yunus Emre,

 

"Miskin Yunus ko sözünü, toprağa urgıl yüzünü

 

Toprağa düşmiyen dâne, âhir yine bitmez imiş"

 

diyerek artık hizmetinin ve meşakkatinin tamamlanmak üzere olduğunu, ebedî âlemde dirilebilmek için, bir dâne gibi toprağa düşmenin gerektiğini anlamış.

 

"Gelin tanışuk idelüm, işin kolayın tutalum,

 

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz"

 

şeklinde âdeta vasiyetini terennüm etmiştir. Nitekim dünya kimseye kalmadığı gibi Yunus'a da kalmamış ve bir ömür boyu tekrar ettiği,

 

"Ya elim al kaldır beni

 

Ya vaslına erdir beni"

 

duası kabul olmuş olmalı ki, dünya durdukça duracak bir ihlâs ve samimiyetle,

 

"Biz dünyadan gider olduk

 

kalanlara selâm olsun

 

Ardımızdan hayır dua,

 

kılanlara selâm olsun"

 

diyerek gönül dostları ile vedalaşmış

 

"Bir garip ölmüş diyeler

 

Üç günden sonra duyalar

 

Soğuk su ile yuyalar

 

Şöyle garip bencileyin"

 

sözleriyle, ardından gösterişli törenler yapılmaması gerektiğini hatırlatarak, dünyadan birşey istemediğinden, kendisinden dünyalık dilek ve isteklerde bulunulmaması için, ölmesine rağmen hayata hükmeden bir velâyetle mezarını gizlemiştir.

 

Ardından binlerce ilâhî dolu bir divan, 573 beyitlik bir mesnevî, dünya durdukça imanlı gönülleri inşiraha getirerek yaşayacak bir sevgi bırakarak 1320-(1321) tarihinde, 82 yıllık gurbet yolculuğundan sonra, asıl vatanına irtihal eylemiştir.(a.g.e.  s.22-24)

 

Kardeşlik

 

"Hakkı gerçek sevenlere

 

Cümle âlem kardeş gelir"

 

Mü'minler yâni inananlar kardeştir.. Doğuş değil oluş asıldır.. Kabil ve Habil aynı ana babanın evlâtları, doğuşları aynı ama oluşları yüzünden biri Cehennem'de, diğeri Cennet'te.. Nuh (a.s.)ın oğlu Kenan, doğuşu yüzünden değil, oluşu yüzünden dalgalar arasında gark olup ebediyyen Cehhennemlik oldu.. Bilâl-i Habeşî, Habeşli köle... Oluşu yüzünden ebediyyen Cennetlik olduğu gibi, hâlen de ve Kıyamet'e kadar da yâdediliyor.. Selmân'ı Farisî, Fars'lı Selman, Süheyl-i Rumî, Rum'lu, o zamanki Bizanslı Süheyl-oluşlarıyla kazandılar, doğuşlarıyla değil...

 

İslâm da, aynı doğuşta, aynı yerde olanların değil, aynı oluşta olanların kardeş olduğunu söylüyor, bunun için hitaplar 'eyyühennas, ey nas, ey insanlar' diye başlamaktadır. Bunun içindir ki, asrın büyük âlimi: "Din, dil bir ise, millet birdir. (Dikkat edelim.) Din bir ise, millet yine birdir." diyor. Çünkü bütün insanlar Allah'ın kulu, ama Allah'ın rızası, kendisini tanıyanlaradır.

 

Aynı birlerin etrafında kenetlenenler gerçek birliği teşkil ederler, yalçın bir kaya gibi sağlam ve dayanıklı olurlar.. Aynı birlerden mahrum olanlar ise kum yığını gibidirler.. En ufak rüzgârda târümâr olur dağılırlar.. Nedir bizi oluşta birliğe götüren birler? Nedir mi? Bizim Allahımız bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, mihrabımız bir, minberimiz bir, kıblemiz bir, isimlerimiz bir, Bayrağımız bir, Bayrağımızdaki hilâlimiz bir, Devletimiz bir.. Bir bir sayısız birler birliğimizin nişaneleri ve tapuları hükmündedir.. İhtilâflarımız, arızîdir, muvakkat ve geçicidir ve çakıl taşları hükmündedir. Uhud dağı mesabesindeki bizleri kardeş yapan sayısız birler, çakıl taşlarına feda edilmez ve edilmemeli.. Yoksa -Allah etmesin- imamesinden kopmuş tesbih taneleri gibi, darmadağın oluruz. Ve indellah mes'ul oluruz..

 

Unutmayalım ki, toplu vurdukça yüreklerimiz onu top sindiremez.. Aramıza tefrika girdiği takirde ise, işte felâket asıl o zamandır. Bu öyle büyük ve veballi bir tehlikedir ki, büyük İslâm mücahidi ve İttihad-ı İslâm'ın bizdeki en gayûp hâdimi Yavuz Sultan Selim Han, milletin ihtilâfa düşmesinden öyle endişe etmiş ki, bu acıyı daha ölmeden önce, kerametvârî bir şekilde- hissetmiş.. Milletin dikkatini birlik ve beraberliğe çeken şu mısraları söylemekten kendisini alamamıştır:

 

"İhtilâf u tefrika endişesi

 

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni

 

İtihatten savlet-i a'dâ-yı def'a çaremiz

 

İttihat etmezse millet, dağdar eyler beni."

 

Evet Aziz Millet Efrâdı. Birlik ve beraberliğin kıymetini bilmeliyiz. Çünkü Osmanlı, küffâr karşısında muvaffak olmanın ilk ve baş şartı olarak görmüş ve bunu iki buçuk asırlık bir zamanda ancak gerçekleştirebilmiştir. Osman Bey'le başlayan bu gayret ve faaliyet, Mehmet Çelebiyle devam etmiş, Yavuz'la noktalanmıştır.. Bugünkü millî hudutlarımız Yavuz'un 1514 Çaldıran ve 1517 Ridaniye zaferleriyle gerçekleşmiştir.

 

Aziz Millet. Bilirsiniz yapma zor, yıkmak kolaydır. İki yüz yılı aşkın bir sürede gerçekleşen ve devam eden birlik ve beraberliğimizin kıymetini bilelim. Ve irtibatsız ittihad olmaz deyip, birbirimizle daha çok kaynaşalım.. Koca Yunus'un dediği gibi "Sevelim sevilelim. "Oluştaki kardeşliğimizi bozarak, düşmanı sevindirmeyelim. Allah'ı da karşımıza almayalım.. Çünkü bizzât Allah "Mü'minler kardeştir" diyor..

 

Birbirimize karşı eksiklerimiz, noksanlarımız olabilir.. Bunlar arızîdir giderilir.. Ama hiçbir şey, hiçbir sebep kardeşliğimizi, oluştaki bütünlüğümüzü bozmak için sebep olamaz, ileri sürülemez.. Aziz milletin, bizler doğusuyla, batısıyla, güneyiyle kuzeyiyle yekvücutuz.. Şu karışık hâdisât dalgaları içinde aynı gemideyiz.. Ya hep beraber yaşarız, ya hepberaber batarız. Ortası yok bunun.. Fakat ümitsizliğe mahal yok.. İnşaallah on asırdır birlikte yol aldığımız, hâdisat dalgalarını arşınladığımız bu vatan gemisinde yine Kıyamete kadar yol alacak, kader birliği edeceğiz..

 

Benim buna inancım tamdır. Bu devlet ve bu milletsiz bir dünyâ düşünemiyorum.. İşte dünyanın kıyameti asıl o zamandır diyorum ve bu inancıma beyit, çok güzel bir şekilde tercüman oluyor: