Fetih, hayatla içiçe..Fetihsiz hayat yok gibi..Ev yapılan toprak fetihtir. Orada sayısız hayatdan eser kalmaz. Yürüyüş fetihtir. Baslına yerde nice canlı, hayata veda eder.

Tarla sürerken, tırpan sallarken, su içerken, lokmaları çiğnerken, mide hazmederken, bağırsaklardan geçiş olurken, bir makama yerleşirken, bir yere tayin olurken; bitkiler hayatlarını sağlamak, hayvanlar hayatlarını sürdürmek için, hep fetih hareketi içindeler.

Her doğuş batışdan sonradır. Her hayat, sona eren bir hayatın temelleri üstünde yükselir. Hatta her bir saadet, başkasının üzüntüsü üstünde kurulur. Kızın evlenmesi ana baba için hüzün değil mi? Bazan işe alınış, başkasının çıkarılması sonucu olmuyor mu?

Tiyatroda, her oyun için ayrı bir sahne kurulmaz. Aynı sahnede sayısız oyunlar oynanır. Dünya da bir sahnedir. Elbette bir çok oyuncuları ağırlayacak. Bütün mesele oyunu tüm kuralları içinde kalarak sıramızı savmak..

Mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi, hiçbirşey baki değildir. Kimi bulunduğu yerde –layık olduğu müddetçe- tabii süresince kalır; kimi de, hakkını ifa edemediği mevkiden bir vesile ile uzaklaştırılır.

Her olayın bir görünen, bir de görünmez yüzü vardır. Görünen yüzü aynanın kara yüzü gibi çirkin olabilir. Görünmez yüzü ise aynanın parlak yüzü gibidir. Aynanın renkli yüzü olmadan renksiz tarafı yani ayna olmaz.

Olaylarda böyledir.. Nice felaketlerden mutluluk doğduğunu çok görmüşüzdür. Aynı toprak parçası üstünde nice medeniyetler doğup battı.. Nice insanlar doğup öldü.. Nice yıkıntılar üstünde büyük yapılar dikildi.

Velhasıl “Dünyada herşeyin kendine özgü bir güzelliği vardır. Fakat her göz bunu göremez.”1

Eğer böyle olmasaydı faaliyet kurur, hareket durur, hayat sönerdi. Kıyamet gelmeden; sessiz bir kıyamet, dünyanın başında kopmuş olurdu.

Evet, hayat fetihler silsilesinden ibaret.. Her nefes alış, nefes verişten sonradır. Veriş olmasa, alış olmayacak..Alış olmayınca hayat dumura uğrayacaktı.

Yumurta tavuk hikayesi gibi; hayattan ölüm, ölümden hayat doğuyor.. Hayat olmasa ölüm; ölüm olmasa hayat olmayacak. Demek ki her ikisi de gerekli.. Artı-eksi  kutuplar gibi...

Her bitki neslini çoğaltmak ister. Ve ister ki, yer yüzü sırf kendisiyle kaplansın. Başka bitkilere yer kalmasın. Fakat ilahi adalet onun bu sınırsız artış ve her yeri kaplamak arzusuna sed çeker. Varlığına ne tamamen son verir ne de bütün dünyayı sarmasına imkan tanır. Mevcudiyetini diğer bitkilerle dengeler.

Keza her hayvan da çoğalmak ister, öyle ki hep kendisi olsun arzu eder. Başkasına hayat hakkı kalmasın der. İlahi kader de ona bir hat çizer. O hayvanı ne yokluğa iter, ne de sırf onun varlığına olanak tanır. Ona musallat/cebelleş ettiği diğer hayvanlarla sayılarını dengede tutar. Zira dünyada her bitkiye, her hayvana ihtiyaç var. Ne sadece bir çeşit bitki ne de sadece bir cins hayvan; aksine her çeşit bitki, her cins hayvanla bu dünya şenlenir ancak.

İnsana gelince bu fıtri fetih arzusu her insan ve her millette de var. Her millet dünyaya hakim olmayı diler. Bunu da bağlandığı ideolojiyi yaymak, hakim kılmak için gerçekleştirmek ister.

Her milletteki bu hedefler; milletleri daha doğrusu sahip oldukları devletleri karşı karşıya getirir. Bütün mesele bu hedeflerine yürürken ve bu yüzden karşı karşı karşıya geldiklerinde veya netice aldıklarında yani fetih müyesser olup da gerçekleşince, karşı devlet vatandaşlarına nasıl muamele edeceklerdir. Evrensel hukuka ne kadar bağlı kalacaklardır.

İnsan mükerrem bir varlıktır.. Hakikati arar.. Böyle bireylerden oluşan devlet de büyümek gelişmek ve ilerlemek ihtiyacındadır. Şüphesiz diğer uluslar da aynı şekilde harekete kendilerini –imkanlar nisbetinde- mecbur hissederler.

Bu var oluşlarının en tabii neticesidir. Fakat artık bu yayılmacılık, asrımızda ekonomik ve manevi alanlara kaymıştır. Nitekim Batı’nın madde-mana planında yaptığı misyonerlik faaliyetleri, modern fethin akıncı kollarıdır. Tabiatiyle her millet az çok böyle bir çabanın içindedir.

Gelelim sadede/asıl konuya.. Fatih’in fethine..

İstanbul gelin gibiydi.. Gelin ise ortak kabul etmez. Ancak birine yar, öbürüne bar/yük olacaktı..

Fatih Sultan Mehmed’e yar oldu.

Çünki bundan böyle, cihanın Fatih gibi cihangir bir hükümdara; Fatih’in de dünyayı oradan idare edebileceği, İstanbul gibi “Dünya Cenneti” bir şehre ihtiyacı vardı.

********

1. Çin Atasözü, Bütün Dünya, Haziran 2000, s.46.

 

MUHSİN BOZKURT

Emekli Öğretim Görevlisi