İngiltere sokaklarında öyle kadın ve öyle erkek yüzleri gördüm ki; iç dışa, sûret sûrete aksetmişti. Mütebessim çehreli, tebessüm edici, güleryüzlüydüler. İnsaflı, anlayışlı simalıydılar.

 İnanmış, mûnis ve sempatik görünüşlüydüler. Aynı zamanda -az da olsa- aksi, korkutucu ve ürkütücü insanlar da gördüm.

Bu müşahade ve gözlemim bana şu sathî, yüzeysel ve soyut anlam ve mealdeki âyetleri hatırlattı:

"Ehl-i Kitap'tan kantarla (altın) emniyet etsen sana onu iade eden vardır. Ve yine ona bir dinar emanet etsen, onu sana iade etmez; böyleleri de vardır. Ancak onun başında ayak direyip durmadıkça emaneti iade etmez..." (Al-i İmran: 75)

"Ehl-i Kitap müsavi (eşit) değildirler.  Onlardan bir ümmet vardır ki Allah'ın âyetlerini gecenin saatlerinde okur ve secde ederler." (Al-i İmran: 113)

"Allah'a ve âhiret gününe inanıp makbul ve güzel şeyleri emredip, fena ve kötü şeylerden vaz geçirmeye çalışırlar. Hayır ve hasenata koşarlar. Onlar salihlerdendir." (Al-i İmrân: 114)

 

Şüphesiz her milletin çoğunluğu aslında birinci gruba girer ve iyidirler.

 

Nitekim her milletten doğruyu gören, iyiyi seçen, güzeli farkeden insanlar çıkmaktadır.

 

Meselâ; İngilizler, adına dernek kurdukları ünlü İslâm Tasavvufçusu ve Metafizikçisi Muhiddin Arabî hakkında araştırma yapanlar var.

 

Öğretilerini çeşitli yayınlar ve seminerlerle tüm dünyaya anlatmaya çalışıyorlar.

 

12. ve 13. yüzyıllarda yaşanan ve kendisinden sonraki ilim adamlarını, derinden etkileyen ünlü İslâm Mutasavvıfı Muhiddin Arabî'nin dünya görüşleri, İngiltere'de yeniden keşfedilmeye başlanmış vaziyette...

 

Bunun sonucu olarak 1982 yılında çok az sayıda kişiyle Londra'da kurulan Muhiddin Arabî Derneği'nin, bugün bütün dünyada 500'ü aşkın aktif üyesi bulunuyor. Dahası, Muhiddin Arabî'nin düşüncelerinden etkilenerek araştıran ve akademik çalışmalar yapan çok sayıda kişi, bu dernekte görev yapmaktadır.

 

Gayeleri ünlü filozofun öğretilerini bütün dünyaya anlatmak ve tanıtmak amacını taşıyor. Bu yolda bütün dünyada Muhiddin Arabî ile ilgili etkinlikler düzenliyor..

 

Bu çeşit faaliyetleri destekliyor. Bu konuda senimerler veriyor. Aynı zamanda bu dernek, araştırmalar yapıyor. Bunu dergi ve kitaplarda yayınlıyor.

 

Yine bu dernek Muhiddin Arabî'nin Konya'da Yusuf Ağa Kütüphanesinden çalınan "Kitabu'l-Ba" isimli el yazması kitabını İngiltere'de bulur, Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'ne teslim edilmesini sağlar.

 

Bunu sağlayan Stephen Hırtenstein, ünlü düşünür Muhiddin Arabî'nin bugüne kadar deşifre edilmemiş, el yazması kitapları üzerinde çalışmak ve araştırma yapmak için Konya'ya gelir.

 

Muhiddin Arabi'yi anlattığı "The Unlimited Mercifier" isimli kitabı; Malezyaca, İspanyolca ve Portekizce gibi çeşitli dillere çevrilerek basılır.

 

Muhiddin Arabî'nin İngiltere'de 37'şer risaleden oluşan iki kitabının baskısı bulunuyor. (Zaman-Avrupa-38.06.03)

 

Yoksa, böyle olmasaydı; hiçbir millet ayakta kalamaz, yıkılmaya yüz tutar, günümüze erişemezdi.

 

Aslında, bütün milletlerde, iyiler çoğunluktadır. Fakat kötülerin sesi daha çok çıkmakta.

 

Resmiyet ise ekseriya halka rağmen onların hilâfına -tabii onları habersiz kılarak- daha doğrusu onları, kendi doğrultularında düşünmelerini sağlıyacak şekilde şartlandırmaları sonucu, halkı resmî siyasetlerine -resmen- âlet etmektedir.

 

Çünkü geniş kitleler eğer hakikatleri bilseler, asla gayri insanî/insanlık dışı bir kararda birleşmezler.

 

Halka rağmen birşey yapamıyacaklarını bilen Batılı resmiyet; ne yapıp edip halkı yanlarına almak zorundadırlar. Bunun için elden geleni yapmakta, bilhassa bu hususta zımnen ve dolaylı yollardan Basın'ı ve güdümlerinde olan yazılı ve görsel yayın organlarını mahâret ve ustalıkla kullanmaktadırlar.

 

Nitekim 13 Temmuz 2003 tarihinde Londra'da Kıbrıs'lı Rumlar yürüyüş yaptı. Ben de -hasbe'l-kader- oradaydım. Üzüntüyle ve esefle seyrettim. Taşıdıkları pankartlarda Türklerin Kıbrıs'tan atılmalarını dile getiriyorlardı.

 

Kimisi de Kıbrıs'ta; Türk Bayrağı'nı gönderden indirmeye çalışırken vurulan Rum gencinin resmini taşıyordu.

 

Kıbrıs konusunda öyle bir kamuoyu oluşturmuş ki Yunanlı ve Batılı resmiyetler.. Şaşmamak imkânsız. Sanki asırlarca Türkler; Kıbrıs'ı mekân tutmamışlar!

 

Sanki Kıbrıs'ta idaremiz altında hiç kalmamışlar!

 

Sanki daha İslâmın ilk zamanlarında Kıbrıs'a müslümanlar hiç ayak basmamış!

 

Sanki Kıbrıs'ta soykırıma kalkışan onlar değilmiş! Kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni yıkan kendileri değilmiş! Sanka Türk Ordusu Kıbrıs'a durup dururken çıkmış! Daha bunun gibi, nice gerçekler ters çevrilerek yıkanan genç Rum beyinleri -ki çoğu 1974 öncesi Kıbrıs'ta yaşanan o dehşet günlerini hatırlamaz bile- Türklere dünyanın gözleri önünde tatbik edilmek istenen kıyımı bilmezler!

 

Sadece, hayâli ve sanal bir Türk tehlikesiyle yıkanan beyinleri, Türklere ve Türkiye'ye karşı kin ve nefretle doldurulmuştur.

 

Aynı şekilde eminim ki, geniş İngiliz kitleleri ve kamuoyu da Türkiye'yi gerçek yönleriyle lâyıkı veçhile bilmemekte ve tanımamaktadır.

 

Çünkü devlet; halkı yeteri kadar ve politikasına karşı çıkamıyacak biçimde kontrüllü bir bilgilendirmeye tâbi tutmaktadır. Zira İngiliz halkı gerçekleri tam olarak bilmemekte.. Bilmeyince de doğru kavrıyamamaktadır. Devlet dış politikasında, istediği gibi at oynatmaktadır.

 

Şüphesiz İngiliz devleti, kendilerince İngiliz halkının ileriye yönelik çıkar ve yararını düşünerek hareket etmektedir. Fakat bu menfaat kollaması, meşru zeminlerde değildir. Başka ülkelerin aleyhindedir. Onları her türlü zarara uğratmakla sağlanmaktadır. Onları iç gaile ve kargaşalara sürüklemek şeklinde tecelli etmektedir.

 

Türkiye'yi karıştıran bölücü anarşistleri el altından desteklemeleri, kendi ülkelerinde yıkıcı TV yayınına izin vermeleri...

 

Son olarak Irak'ı, sudan bahanelerle işgal etmeleri, binlerce insanın ölümlerine, milyonlarca insanın sefalete sürüklenmelerine sebep olmaları; bunun somut örneklerinden sadece birkaçıdır.

 

Toparlarsak, Batılı devletler, gayeleri için her yolu mübah ve meşru görmektedirler. Oysa İslâm'da gaye için, her şeyi yapmak doğru değildir. İslâm, gayenin de hak; ona götürecek yolun da hak olmasını ister. Bir kısım insanlar için bir kısım insanları, bilerek ve isteyerek zarara uğratmayı asla istemez.

 

Batı'nın bu tarz siyaset izlemesinde İslâm gibi fazîletli bir yol göstericiden mahrum oluşun payı büyüktür.

 

Hak yolda olmak ise önce Hakkı bulmayı, sonra Hakk'ı bilmeyi, daha sonra da Hakk'ı sevmeyi gerektirir. Hakk'ı sevmek ise Hakk'ı razı etmeyi zorunlu kılar. Bu da Hakk'ın istediği biçim ve çerçeveye girmekle sonuçlanır.

 

İşte tarih boyunca Hilâl ve Sâlibin tâkip ettiği usul ve metodlar; bu iki ayrı kutupta oluştan kaynaklanmıştır.

 

Gerçi ikisi de Hakk'ta olduklarını iddia ediyordu ama; şüphesiz Hak birdi ve birindeydi. İçerik, keyfiyet ve sergilenen tavır ve davranışlar kimin gerçek Hak yanlısı olduğunu gözler önüne sermektedir ki, insanlık tarihi buna en güzel şahit ve tanıktır.

 

İnşâllah Hakk'ı arayan İkinci Avrupa; Hakk'ı İslâm'da görecek, bilecek, ne olması, nasıl olması gerektiğini; işte o zaman anlayacaktır. Dünya işte ancak o zaman rahat bir nefes alacaktır.

 

Bunun belirtileri yer yer kendini göstermektedir. Nitekim bütün dünyada olduğu gibi, İngiltere'de Irak savaşına karşı olanların seslerini yükseltmeleri; bu yersiz savaşa herşeye rağmen karşı çıkmaları -önliyemeseler bile- insanlık için memnuniyet ve ümit verici gelişmelerdir.

 

Her ne kadar sesleri, İngiliz televizyonlarında yeteri kadar mâkes bulamamış, yankılanmamış olsa bile... Sesleri kırılmak istense... Haberleri geçiştirilerek verilse dahi, yine de sonunda Hakk; su yüzüne çıkmakta gecikmiyor... Velhasıl yalancıların mumları yatsıya kadar yanıyor.

 

Gazeteler; ABD ve İngiltere'nin hem kendi milletlerini hem de dünya kamu oyunu nasıl yalan yanlış bilgilerle kandırdıklarının haberleriyle artık dolup taşıyor.

 

Genellikle Şark yani Doğu, daha doğrusu Ortadoğu Peygamberler otağıdır. Nebîler karargâhıdır. Ekser ENBİYA ve RESULLER tarih boyunca hep bu diyardan çıkmıştır.

 

Garp, Batı ve Avrupa'dan ise daha çok filozof, feylesof, düşünür ve fen âlimleri zuhur etmiştir.

 

Batı'dan böyle, Doğudan'dan öyle zuhuratların olması Kader'in bir remzidir. Kaderin bir cilvesi ve işaretidir ki, Doğu'da hükmeden ve hükmedecek olan din hissi, inanç ve mâneviyattır.

 

Bu bakımdan Doğu, irfan ve centilmenliğin kaynağı olurken; Batı insanı çok defa materyalist bir zihniyete sahip olagelmiştir.

 

Manevî duygular daha çok Yakın ve Ortadoğu insanında kendini belli eder olmuştur.

 

Bu müsbet husus ve bu olumlu özellikler, bütün Şarkta hattâ Japonya'ya kadar olan ülke insanlarında mevcuttur.

 

Bu kadar uzun girişe niçin ihtiyaç duydum derseniz, derim ki, biraz sonra zikredeceğim olumsuz vasıflardan ötürü istiyorum ki, kimse alınmasın, kimse gücenmesin.

 

Çünkü hiçbir ülke insanı; daha doğrusu hiçbir insanın özü kötü değildir.

 

Fenalık arızî ve geçicidir. Dışardan musallat olan sıfat ve vasıflardan ibaret olup, aslında kurtulunamıyacak şeyler değildir.

Yeter ki insan, özüne erişecek, özünü harekete geçirecek manevî bir uyarıcıyla karşılaşsın.

İşte ben Batı insanında bâzı istisnalar dışında gerçek mâneviyattan bir eser bulamıyor, sahih ve doğru bir iz göremiyorum.

Sathî, yüzeysel bakışlı nazarlar; en ufak, aleyhde bir durumla karşılaşmaya görsün, hiç tahammül edemiyor, azıcık sabır gösteremiyorlar.

Nitekim geçenlerde yapılan EUROVISION şarkı yarışması karşısında kimi İngilizlerin takındığı nahoş, hoş olmayan tavır ne kadar üzücü; bir o kadar da şaşırtıcıdır.

Çünkü Eurovision şarkı yarışmasını, Türkiye'yi temsil eden Türk şarkıcının kazanmasını bir kısım İngilizler soğuk karşılamışlar. Tahammülsüzlüklerini açığa vurmaktan kendilerini alamamışlar!

O da yetmezmiş gibi, Türk şarkıcının kazandığı şarkıya maalesef "Sokak Şarkısı" yaftasını yakıştırmaktan çekinmemişler. Kendi İngiliz şarkıcısının "sıfır" puan alması âdeta kimi İngilizleri çileden çıkarmış, kıskançlıklarını gizliyemez olmuşlardır.

Eurovision yarışmasını Türk şarkıcının kazanması BBC'nin web sitesinde şok tesiri yapmış... BBC'yi yukarıda bahsettiğimiz menfî tepki ve olumsuz tutumlara sevketmiştir.

Oysa İngiliz halkı da Türk şarkıcıya oy vermekten kendilerini alamamışlardı. Fakat kendi halkının bile Türk şarkıcısını takdir etmesine rağmen BBC; hissî ve duygusal davranmaktan kendini alamamış.. Sonuca hazımlı olmaktan kaçınmıştır.

Türk şarkıcının 1. olmasını bir türlü hazmedememiştir. Olgunlukta İngiliz halkı kadar bile olamamıştır. "Sıfır" puan alışlarını savaş nedenine bağladılar. Irak savaşı sebebiyle İngiltere'ye karşı oluşan antipatiden bildiler.

İşte burda irfan eksikliği, kemâlsizlik ve olgunsuzluk söz konusudur.

Nitekim Eurovision'u Türk şarkıcısının kazanmasından ötürü, İngiliz şarkıcısının kaybetmesinden dolayı İngiliz yayın organları, bu konuya âdeta ambargo koyup, bahsetmiyorlar. Gündemden düşürüyorlar.

Oysa "Everyway That I Can" Avrupa listelerinden inmiyor, başlıklı haberde durumun ne merkezde cereyan etmekte olduğu açıkça görülmektedir:

Sertab Erener'in Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye'ye birincilik getiren şarkısı "Everyway That I Can", yaklaşık 2.5 aydır çeşitli Avrupa ülkelerinde müzik listelerinde üst sıralarda yer almaya devam ediyor.

Sony Music Türkiye'den yapılan yazılııklamada, Eurovision Şarkı Yarışması'nın üzerinden iki buçuk ay geçmiş olmasına rağmen Erener'in şarkısının Avrupa'nın "Boarder Braker'den (Rekor Kıran, Sınır Tanımayan Şarkılar Listesinin) yedi haftadır dördüncü sıradan inmediği kaydedildi.

 

Erener'in Almanya, İsveç, İsviçre, Yunanistan, Avusturya, Hollanda ve Belçika pop müzik listelerinde haftalardır Ricky Martin, Jennifer Lopez gibi devlerin önünde yer adığı vurgulanan açıklamada, Avrupa'nın ünlü müzik kanallarının da şarkının klibini yayınlamaya devam ettiği, klibin MTV ve VH1 gibi kanallarda sıkça yer aldığı belirtildi.

Açıklamada, Erener'in Amerikan Billboard dergisinin Avrupa ayağı olan Mucis & Medya dergisindeki "Eurochart Hot 100 Singles" listesinde ilk 20 içinde bulunduğu, Avrupa'nın belli başlı müzik radyoları tarafından verilen listelere göre oluşturulan "Air Play Chart"ta ise ilk 30 içerisinde yer aldığı vurgulandı.

Erener'in, Yunanistan'da önce Altın, şimdi de Platin Plak aldığı belirtilen açıklamada, sanatçının parçasının Yunanistan'da ikinci, İsveçte üçüncü, İspanya'da sekizinci, Belçika'da altıncı sırada yer aldığı, Hollanda'da ise en çok çalınan on birinci single olduğu bildirildi. (Zaman -Avrupa- 8 Ağustos 03)

Ama aynı İngilizler; Türkleri sporda yenince iş değişiyor. Devamlı olarak Türklere yenildiklerini hatırlatarak onları mahçup etmeyi bir marifet sayıyorlar.

Bunları çok görmüyorum. Çünkü:

"Herşeyi maddede arayanların; akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür."

Bam tellerine basmadığın, damarlarına dokunmadığın sürece güler yüzlü gösteren maske takınanların yâni sûreta, şeklen insan olanların maskeleri, çıkarlarına en ufak halel geldiğinde, hemen düşüveriyor.

İngilizler, birbirleriyle veya herhangi bir kimseyle karşılaştıkları zaman hemen karşılıklı olarak yekdiğerlerine tebessüm ediyorlar. Güleryüz gösteriyorlar. Ve tabî klişeleşmiş, beylik sözler sarfediyorlar.

Ya Hi (Hay) diyorlar. Veya "How do  you do?"/Ne haber? diye soruyorlar. Yahut da "How are you?"/Nasılsınız? şeklinde soru yöneltiyorlar. Veyahut "Hello!" yâni "Merhaba" sözcüğünü kullanıyorlar.

Şüphesiz bu karşılaşmaları akşamleyin olmuşsa bu sefer "Good evening?" Yani "İyi akşamlar!" şeklinde sözlerle birbirlerine iltifat edip, âdeta birbirleriyle nezaket yarışına çıkmış oluyorlar.

 

Elbette bu çeşit davranış biçimi sergilemeleri çok güzel ve yeride bir alışkanlık.. Sanki Hz. Peygamber'in "Selâmı yayınız! "Yani karşılaştığınızda, birbirinizden emîn olduğunuzu, birbirinize güvendiğinizi, çekinecek ve korkulacak bir durumunuz olmadığını, selâmlaşarak hemen belirtiniz, anlamına gelen hadisi şerifini tam olarak yerine getiriyorlar.

Şayet bu karşılaşanlar birbirini tanıyan kimseler ise biraz daha konuşmak ihtiyacını hissederler. Fakat bu sohbetleri havadan sudan şeylerden ibaret oluyor. Fakat birbirlerine kendilerinden veya ev hallerinden pek bahsetmiyorlar. Adeta ser verip sır vermiyorlar. Ne sevinçleri ne de üzüntülerini belli ediyorlar.

Genel olarak İngilizler; bu ahlâkta olup, bunu bir mârifet sayıyorlar. Buz gibi bir tavır sergiliyorlar. Nitekim Kraliçe; bu hasleti simgeleyen, somut bir örnek.. Ne sevinç ne üzüntü yüzünden aksetmiyor.

Haklarını yemiyelim. Bu hâl, aynı zamanla devlet adamlığında olması gereken vekar ve ağırbaşlılığı da göstermiyor değil.

Tesbitlerimizi, halka dönük olarak yapacak olursak; İngiliz soğukluğu bu olsa gerek, diye düşünüyorum.

Bir Misyoner olan Mr. John: "Karnımızın içi kurt dolsa, acıdan kıvransak yine de belli etmeyiz. Yine de iyiyim deriz!" diyor.

İngilizler, bunu gurur mes'elesi yapıyor anlaşılan. Bilhassa eskiden bu huylarının, daha genel ve belirgin bir hâlde olduğunu söylüyorlar.

İngilizler; her yerin reklamını çok güzel yapıyorlar. Her şeyin pazarlaması çok iyi. Fakat istenen yere gidince insan epeyce hayâl kırıklığına uğruyor.

Şüphesiz insan büsbütün eli boş dönmüyor. Ama daha fazla şey göreceğini, daha çok şey bulacağını sanıyor. Bu yüzden aradığını tam olarak bulamıyor.

Bu durumu görünce, doğrusu, kendi açımızdan üzülüyor insan! Çünkü bizler, güzelim Türkiye'mizin her bakımdan farklı güzelliklerini, nefis yiyeceklerini, hoş yerlerini lâyıkı veçhile tanıtamıyor, doğru dürüst reklâmını yapamıyor, değerlerimizi tam olarak, yazık ki pazarlıyamıyoruz.

Gerçi kantarın topuzunu fazla kaçırmayalım. Türk turizminde herşeye rağmen bir canlanma yok değil. Gerek turistik yerlerin kalitesinde, gerek turizmi organize etmekte çok ciddi yol aldığmız bir gerçek.

Ama yapılanlarla asla yetinmemek lâzım. Diğer ülkelerle devamlı bir faaliyet, sürekli bir yarış içinde olmalıyız.

 

Cambridge'den çevredeki bir yerleşim merkezine gitmek isteyen bir Türk kadını, Belediye otobüsünün geçiş saatini nasılsa kaçırır. O sırada, duraktan geçen ve kadını o hâlde, telâş içinde gören yaşlı bir İngiliz hanımı, kadını arabasına davet eder.

 

"Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez!" veya "Hızır gibi yetiştin" derler ya... İşte o hesap... Kadın bunu bir nimet telâkkî eder. Bir centilmenlik sayar. Memnuniyetle teşekkürler ederek arabaya biner.

 

Fakat binmesiyle beraber yaşlı hanımın peşpeşe gelen soruları karşısında bunalır âdeta... Yaşlı hanım der ki: "Ben lâf olsun diye otomobilime davet ettim. Arabama bineceğine hiç ihtimal vermedim! Sen benim arabama nasıl emniyet edip de bindin? Nasıl oldu da bana güvendin?" diye arka arkaya sorup durur. Yol boyunca şaşkınlığını dile getirir.

 

Tabii yaşlı hanımın bu hâli; iyilik ettiğine pişman oluştan değil... İngiltere'de kimsenin kimseye güvenmezliğinden kaynaklanıyor. Başlarına bir şeyler geleceğinden ileri geliyor.

 

Kimse kimsenin sözde davetine icabet etmezken, o Türk kadının arabaya binmesi, yaşlı hanımı hayretler içinde bırakıyor. Çünkü şimdiye kadar kimse, sözde olsa da çağrısına kulak asmamıştır.

 

Oysa o Türk kadının arabaya binmesi; ihtiyar hanımın sandığı gibi rastgele bir biniş değildir. Yoksa o kadın da, kimsenin arabasına binilmeyeceğini bilmektedir. Fakat yaşlı hanımım aynı yerde oturduğunu bildiğinden ve onu kiliseden çıkarken gördüğünden dolayı; ona güvenip binmiştir.

 

Tabii ihtiyar hanım, kadının bu bildiklerinden yani kendisini tanıdığından haberi filan olmadığı için, rastgele binmiş olduğunu sanır. Bu sebeple hayret eder. Bu yüzden kadını eve kadar sorgu-sual yağuruna tutar.

 

Cambridge'de rastlanan güzel bir manzara, ibret alınacak bir husus: Cambridge'in tarihî sokaklarını gezerken gözüm bir dilenciye takılıyor! Eee ne var bunda diyeceksiniz haklı olarak? Dünyanın her yerinde dilenci vardır.

 

Evet sevgili okur! Her yerde dilenciye rastlanır şüphesiz. Fakat bu dilencinin farklı bir meziyeti var. Mendilini açmış dilenirken, ne yapıyor dersiniz? Kitap okuyor! Evet yanlış okumadınız! Dilenci kitap okuyordu.

 

Emîn olun çok şaşırdım! Bir o kadar da takdir ettim! Ve tabii çok duygulandım! Çünkü bizde olsa bu durum ayıplanır! Hattâ yardıma lâyık bile görülmez!

 

Nasıl ki yerli yersiz, lüzumlu lüzumsuz bizler onlardan etkileniyoruz. Onların da Türk müziğinin tesirinde kalmasından daha tabii ne olabilir?

 

Bu durumu seziş ve farkına varış; bende biraz eskilerde kalan bir mâlûmatımı tedaî ettirdi. Onun çağrışımına yol açtı: Aklımda kaldığına göre Londra Türk Büyükelçiliği Hz. Mevlana'nın bir ölüm yıldönümünde, onu anmak ister.

 

Her türlü hazırlıklarını tamamlar. Nasılsa der Londra'da Türk çok; onlardan da neyzen bulur ve ney üfletiriz diye düşünülür. Vakit yaklaşır fakat o kadar Türkün içinde bir neyzen bulamazlar.

 

Program yapılmış, tarih belli olmuş; lâkin bulunur sanılan Türk neyzenlerden Londra'da eser yoktur? Elçiliği alır bir telâş. Ne yapalım ne edelim derken; İngiliz neyzenler gelir akıllarına...

 

Nâçâr/ister istemez onlara başvurulur. Programda yer almaları sağlanır. Programın aksaması ne hazin ve üzücü ki ancak İngiliz neyzenler sayesinde önlenmiş olur.