OĞLUNUN BABASI devrin SULTAN-ÜL-ULEMASI

 

Mânâ denizi çoştukça coşuyor, kabına sığmaz olup taşıyordu.

Kısa görüşlüler, menfaat gözeticiler, mevki makam düşkünleri tedirgindi hâllerinden.

Yersiz bir endîşe içindeydiler. Sanki kaybedecek bir hâlleri vardı durduk yerde...

Bu gidişe dur denmeliydi. Yarasalar gibi gözler kamaşıyordu ilim-irfan şulelerinden... Bilgi-bilge şualarından... Gözler kamaşıyordu erdemlikten, ermişlikten, bilgelikten bilgiden...

Çünkü şairin dediği gibi:

"Erbâb-ı kemâli çekemez, nâkıs olanlar.

Rencîde olur dîde-i huffaş ziyadan!"

Yâni:

"Olgun kişileri çekemez eksik olanlar!

İncinir yarasa gözü ışıktan!"

*

Ne yapmalı, ne etmeliydiler?

Varlığından nasıl kurtulmalıydılar?

Sonunda en etkin silâhı buldular.

Baş başa vererek ber-karar oldular.

Vekt azîzinin dürülsün defteri!

Bulamaz olsun, söz edecek yeri.

Kalktılar, vardılar ayağına sultanın,

Baş koyup, el sürüp eteğine tahtının.

Dediler sultanımız, var bir haberimiz!

Olsun diye yanınızda, bir değerimiz.

Sultanü'l-Ulemanın etrafında var,

Binlerce sayısız insan, dağlar kadar!

Sanırız, Bahaeddin Veled'in hep yanına varışlar;

Belli ki, boşuna değil, bu etrafında toplanışlar!

* 

Evet, kimileri Bahaeddin Veled'in büyüklüğünü çekemediler. Hased ettiler. Sultana yâni Muhammed Tekiş'e (1173-1200) karşı çekiştirdiler. Sonunda on ikiden vurdular. Can alacak noktayı buldular.

Halkın büyük bir kısmı, Bahaeddin Veled'e görülmemiş ilgi gösteriyordu. İşte bunun gerekçesini güya açıkladılar. Halkın, kendisinden yüz çevireceklerinden bahsettiler.

Bahaeddin Veled'e tâbi olup uyacakları endîşesini dile getirdiler. Saltanatının tehlikede olduğunu söylediler. Bizden günah gitti! Gayri sen bilirsin, dediler.

*

Gerçi, Sultan severdi Bahaeddin Veled'i,

İktidarına da fakat, gölge düşsün istemedi.

Tahtından olmayı ise asla.

Kalbi dayanmazdı zira buna.

Olacak şey miydi bu hiç ona?

Durup dururken hepten kaçtı uykusu!

Gönderdi yakınını kalmasın kuşkusu...

Bu his ve duygular içinde dedirtti adamına:

Varken Sultan burda, ikincisi olur mu ya?

İstiyorsa sultanlık, yol versin bana!

Hemen geçsin kendisi, devlet başına!

*

Bunca sitemli, edep dışı, ta'rizli, uygunsuz sözler;

Bıraktı mânâ sultanının kabinde, onulmaz izler!

İşte burda, et dikkat; değerli okur!

Kulak ver de dediklerime, biraz dur!

Alimler sultanı bağlamıştı Allah'a gönlünü,

Zaten bundan ileri geliyordu, o meşhur ünü.

Sultanın teklîfiyle,

Dönmüştü bir deliye!

Çalıştı bunca sene,

Boşa gitti desene!

*

Olacak iş miydi ona bu?

İçinden hayıflanıp durdu!

Kafasında neler neler kurdu...

Onca sene böyle mi buyurdu?

Gözünü ayırmamıştı asla, hiç Hak'tan.

Etmezdi aldırış, gelecek söze halktan.

Söyledikleri halka; inci, yakut türünden cevherdi.

Kalırsa burda şayet; halka karşı acaba ne derdi?

Sanırdı ki, halk; bu sözleri Bahaeddin Veled,

Söylemiş demek, kalmak için tahtta ilelebed!

Denirdi bu takdirde, cevher gibi hak sözlere;

Sayılırdı cam hükmünde, bu sözler nâhak yere.

*

Öyleyse etmeliydi hemen hicret,

Elini çabuk tutmalıydı gâyet!

Olur mu hiç bırakmak Hakk'ı zan altında?

Sonra ne derdi Rab ona, yüce katında?

Terk etmeliydi, bu yeri hemen!

Kimse hizmete, kem söz etmeden!

*

İnsandı bu! Ona karşı "Hüsnü zan, ademi itimad!" Asıl olmalıydı. Suizan etmemeli. Kötü zan beslememeli. Ama tedbiri de, elden bırakmamalıydı.

Dilin kemiği yok. Aslı astarı olmasa da, halk; kuşku içinde olacak... Demek ki diyecek, Bahaeddin Veled; ilmini irfanını başa geçmek için kullanıyormuş! Bu düşünce, bu zan ve sanıları yüzünden, ilmine irfanına dudak bükecek!.. Elmas, yakut değerinde olan bilgisi değerden düşecek!.. Bir anda cam hükmünü alacak! Etkisini kaybedecekti!

Bu ise Alimler Sultanınca mânevî âfet... İlim, iman ve irfana karşı işlenmiş en büyük cinayetti!

Halkın böyle düşünmesine fırsat veremezdi. İlim ve irfanın izzet ve şerefini ayaklar altında çiğnetemezdi.

*

şündü taşındı baktı, başkaca çare yoktu!

Ailesi tüm çevresi buradan göçecekti...

Sultan işitince bu kap kara haberi,

Olamaz dedi, haberin bundan beteri!

Sultan hatâsını nihayet anladı.

Kalması için af diledi yalvardı.

Pişman oldu, başını eğdi yere,

Ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.

*

Başta Peygamberler ve onların izinde giden her büyük zât gibi, asîlâne bir tavır sergiledi. Soyluca davrandı. Kendisine edilen iftiralar ve yaptığı manevî cihad için Halk ile devleti karşı karşıya getirmedi asla!

Fitne ve karışıklığa meydan vermedi. Kendisi için halkın galeyâna gelip taşkınlık yapmasını istemedi. Bilâkis bunu önledi. Onları sükûta davet etti, sâkinleştirdi. Yatıştırıcı çağrılarda bulundu.

Bir Cuma günü câmide Belhlilerle,

Vedalaştı, helâllaştı işte öyle.

İbret alsın halk ve devletler diye,

Örnek oldu, o günden beri böyle.

Belh'den başladı göçe. Nişabur, Darüsselâm denen Bağdat; derken Kûfe yoluyla Mekke-i Mükerreme'ye geldi. Hac farizasını îfa ettikten sonra, Medine-i Münevvere'de karar kıldı.

Hz. Peygambere mânen konuk oldu. Bir süre O'nun otağında âdeta Cennet hayâtı yaşadı.

Aldığı "Mânevî işaret" üzerine,

Veda etti Muhammed'e, yaşlı gözlerle!

 Uzunca bir seyahatten sonra, Şam-ı Şerîfe indi. Şamda kalması için çok ısrar ettilerse de, nâzik bir şekilde teklîfi geri çevirdi.

 Anadolu'ya gitmesi gerektiğini, özellikle belirtti.

Yine yorucu bir yolculuktan sonra, Larende'ye ulaştı.

 Ki, Konya yöresinde, bugünkü Karaman şehridir.

 Ruhu hep şâd olsun.

Kabri nurla dolsun.

 

MUHSİN BOZKURT

Emekli Öğretim Görevlisi

Nisan 2004

Bu site en son 03/17/07 tarihinde güncellenmiştir.