|
Türkiye’de herhangi bir etnik grubun kimliğini –resmen- tanımaya atılacak ilk adım; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının bozulmasına, dolayısiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasına da atılmış meş’um/uğursuz bir ilk adım olacaktır. Böyle bir gaflet gösterildiği takdirde, bu iş orada kalmayacak sırada bekleyen ve emareleri ortaya çıkmaya başlayan ve kendisini, şu veya bu etnik grubun mensubu sayan taifeler de aynı hak talebinde bulunacaklardır. Hakk’ın
küçüğü büyüğü olmaz. Hak; haktır. O kapı
değil açılması; aralandığı takdirde bile,
herkese bu hakkı vermek gerekir. Bu ise, kendi bindiğimiz dalı kesmek; doğuşta değil de oluşta bir tamamiyet/bütünlük arzeden MİLLET mefhumunu berhava etmek; Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünüp, parçalanmasına çanak tutmaktır. Çünki Türkiye, -konumu gereği- rahat bırakılan bir ülke değildir. Türkiye’de olacakları ve –iyi niyetle bile olsa- yapılacakları tabii seyrinde yani kendi halinde bırakmazlar. Nitekim, aslında doğru gibi görülen prensip ve düsturlar; Türkiye’de uygulanması halinde; Türkiye’yi, ancak iç sürtüşmelere, dahili kargaşalara, sonucu vahim/ tehlikeli bir kaosa/ karışıklığa sürükler. Neticede Türkiye’yi parçalanmanın ve dağılmanın eşiğine getirir. Ne yazık ki, hala bir kısım aydın (!) ve maalesef bazı parti genelbaşkanları(!) –bir bakıma- Osmanlı tatbikatının Türkiye’de uygulanmasını istiyorlar. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti; Osmanlı İmparatorluğu değildir. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun ancak bir eyaleti kadardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Mısır v.s. gibi, tamamen farklı bir kıt’ada; farklı bir iklimde; farklı bir milletten oluşan bir parçası ve uzantısı yoktur. Türkiye; coğrafyasıyla, iklimiyle, insanıyla, diniyle; velhasıl herşeyi ile bir bütündür. En küçük bir çatlağa tahammülü olamayacak kadar hassas bir bütünlük arzeder.
Türkiye’de değil bir çok millet (dikkat; kavim demiyorum); iki millet dahi yoktur. Türkiye’de Türkler ve diğer kavimlerden Türkleşmiş Türkler/Müslümanlar olmak üzere tek bir millet yani İslamla kaynaşmış, hemhal olmuş, ve aynileşmiş TÜRK MİLLETİ vardır. Zira; din, dil bir ise millet birdir. Din bir ise millet yine birdir. Üstelik insanın milliyetini, konuştuğu dil tayin eder. Türkiye’de -istisnalar hariç- Türkçe bilmeyen yoktur. Kaldı ki bu milletin dini de birdir, dili de.. Çünkü millet olmuş Anadolu insanının; Edirne’den Hakkari’ye, Samsun’dan Mersin’e kadar –kırsalında- sacda pişirilen tek bir yufka ekmeği; bayramında, düğününde oynadığı tek bir horonu; çalıp vurduğu tek bir davul-zurnası; kırda dokuduğu tek bir kilimi v.b. gibi, tabiatiyle ayrıntıları farklı, ama temelleri aynı olan ortak yiyeceği, ortak giyeceği, ortak inançları; kısaca –asırlardır süregelen- ortak yaşantısı vardır. İşte bu, millet oluş keyfiyetinin tabii bir tecellisidir. Millet oluş nedir dersek; şurda burda, herhangi bir taş hükmündeki kavimlerin; zamanın ve İslamın mimarlığında Süleymaniye Camisi gibi muhteşem bir abide /anıtın oluşmasında rol alarak; tarihte kalıcı olması ve bu suretle, şerefle yükselmesidir. Süleymaniye Camisinde mahiyetine uygun bir alanda yerleşen taşlar; nasıl ki sıradan bir taş olmaktan çıkıp, artık ben-sen değil; biz olmanın ve biz demenin ulvi/yüce manasına ermişlerse; Yine nasıl ki lalettayin/sıradan taşların herbiri Süleymaniye camisini teşkil etmenin sırrına ererek; teker teker Süleymaniye Camisi olmakla övünür hale gelmişlerse; Anadolu’daki kavimler de, Mücahid Türk Milleti’nin önderliğinde aynı şekilde bir değişiklik geçirerek, yepyeni bir ruh ve manayla bambaşka bir biçimde medeniyet aleminde layık oldukları layemut/ölümsüz yerlerini alarak bir ve beraber olmuşlardır. İşte bu gelinen nokta Türk Milleti’nin oluş keyfiyetidir. Artık var oluş ve onu devam ettirişte hakim fikir, doğuştan değil oluştan kaynaklanmış yani onun milliyeti İslam, aklı Kur’an olmuştur. Demek ki Anadolu insanı kavimden millete geçmekle, buz hükmünde bulunan ve er geç hiçlik toprağına düşerek eriyecek olan benlik ve şahsiyetini millet havuzunda eritmekle daimi varlık statüsüne/ durumuna kavuşmuştur. Öyleyse ‘kimlik’ peşinde koşmak demek; Süleymaniye olmaktan çıkıp, ayak altında bir taş olmayı istemek (!) demektir.
Bir de şöyle düşünelim: Türkiye’de, kendilerini –kendilerince- güya farklı/başka bir etnik gruptan farzeden/sayanlar, yüzyıllardır bu memlekette, kendilerine has –aslında bizimle aynı/müşterek- örf ve an’aneleriyle yaşayagelmişler...Tabii hayatları hep devam edegelmiş...Dillerini –mahallileşmiş dillerimizi- de tabii olarak konuşagelmişlerdir. Bugünlere televizyonla, radyoyla, gazete ve dergiyle gelinmedi ki, bundan sonraya da onlarsız gidilemez olsun..Öyleyse niçin bu endişe? Unutmayalım ki, tabiiliklerin tabii olan hakları resmiyet peşinde koşulduğu takdirde, tabiiliklerini kaybederek sun’ileşir. Böylece tabiilikleriyle ne kadar haklılarsa; sun’ileşmeleri halinde ise, o kadar haksız duruma düşerler. Tıpkı mevcut tabiilikleri; sürekli tahrik edip, sun’ileştirerek, devletin -ister istemez- hedefi haline getirmeleri gibi.. Bütün bu açıklamalardan sonra, olanca sesimle şöyle haykırmak geliyor içimden: “Meş’um ilk adımlara hayır!’ MUHSİN BOZKURT Emekli Öğretim Görevlisi |